İç Salgı Bezleri
Bezler, yani bir maddeyi hazırlayıp salgılamakla yükümlü organlar iki gruba ayrılır: Salgı maddesi bir dış kanal yoluyla uzaklaştırılan (sözgelimi tükürük ya da pankreas kanalı) dışsalgı bezleri; salgı maddesi, bezin içindeki toplardamar ağı yoluyla doğrudan kan dolaşımına geçen içsalgı bezleri. Bu ikinci durumda, salgı maddesine hormon adı verilir; çünkü, kan yoluyla bedenin her yanına dağılır ve fiziksel – kimyasal bir süreci uyarma (yunanca hormao – uyarıyorum) özelliği vardır.
«Her dokunun, daha genel olarak organizmanın her hücresinin kendi hesabına bazı özel maddeler ya da enzimler salgıladığını ve kana dökülen bu maddelerin, bu sıvı aracılığıyla, birbirleriyle dayanışma halindeki öteki hücreleri etkilediğini kabul etmekteyiz; bu, sinir sisteminden ayrı bir mekanizmadır»… Bir bakıma kehanete benzeyen bu formül, içsalgı kavramına çok büyük boyutlar kazandırıyor ve içsalgı sisteminin eşgüdümleyici rolünü vurguluyordu; ama kuşkusuz, o devrin bilinmeyenlerinin ve aşırı genellemelerinin etkisindeydi.
«özel enzimleri» günümüzde çok iyi bilinmektedir; bunlar, fizyoloji ve tedavide kullandığımız hormonlardır; kimyasal formülleri, molekül ağırlıkları bilinmekte ve sentezleri yapılabilmektedir. Hormonlar, çok küçük miktarlarda bile son derece etkilidirler.
Hormon salgıları, canlı organizmaların özelliği olan öz düzenlemeyi (kendi kendini düzenleme) sağlar.
Hormon salgıları, iç ortamın ve metabolizma süreçlerinin, yani yaşam için gerekli koşulların dengesini sağlarlar. bu ortamın fiziksel – kimyasal koşullarının sürekliliği, yani iç ortamın dengesi, değişik hormon bezlerinin aynı ve karşıt yönde etkilerine bağlıdır. Burada, kendi kendini düzenleyen bir sistem sözkonusudur; su ve dolaşan kandaki sodyum, potasyum, şeker, kalsiyum miktarlarındaki her türlü değişiklik tehdidini düzeltir. Bu düzeltmenin yaşamsal önemi vardır; çünkü kandaki bu maddelerin apansız değişiklikleri -ölümle sonuçlanabilir; gene bu sistem, lipit (özellikle kolesterol) taşınmalarını düzenler ve enerji depolanması ile hücresel yükseltgeme – indirgeme olaylarını denetim altında tutar.
Hormon salgıları, bilindiği gibi eşsıcakhklı bir hayvan olan, çevre değişikliklerine karşın beden ısısı değişmeyen insanın, merkezi beden ısısının dengesini sağlarlar; hormonların çoğu bu eşsıcaklığa katılır; bunun için tiroyit ya da hipofiz yetmezliğindeki ciddi merkezi düşük ısıyı (basen 35,8′ C’tan aşağı) anımsamak yeterlidir.
Hormon salgıları, bedenin çeşitli bölümlerinin uyumunu sağlarlar ve bir dengesizlik, biçim bozukluklarına yolaçar. Sözgelimi tiroyit yetmezliği olan kişinin göz-kapakları şişkin ve ödemli, dili büyük, derisi kuru ve kalınlaşmıştır; Basedoıo hastalığı olan kişi zayıflamış, bedeni nemli, gözü yuvasından fırlamıştır; hipofiz kökenli akromegalisi olan kişi, el ve ayaklarının genişlediğini, kaş kemerinin öne çıkması, burun ve çenesinin aşırı gelişmesiyle yüzünün hayvanı andırır bir biçime girdiğini görür; böbreküstü bezi yetmezliği olan kişinin bedeni, kahverengi lekelerle kaplanır.
Beden bölümlerinin oluşumu ve uyumu üstündeki bu etki, özellikle gelişme çağında, yani çocuklarda ve ergenlik çağındakilerde daha güçlüdür. Uyumlu biçimde büyümek için, yeterli bir hormon dengesi gereklidir.
Ağırlığın düzenlenmesinde de içsalgıların etkisi yabana atılamaz; ama bu etken, alınan besinlerin miktarı ve beden etkinliklerine bağlı enerji yitimleri yanında çok daha az önemlidir.
Hormonlar, ruhsal dengenin korunmasını sağlarlar; çünkü, bir hormonun yetersizliği ya da fazlalığı, denetim altında tuttuğu bir kan öğesinin artması ya da azalması, o güne kadar toplumda normal yaşayan bir kişinin ruhsal durumunda önemli bozukluklara yolaçabilir.
Ruhsal durumun bu hormonlara bağımlılığı, kişiyi çevreleyen ya da içinde yaşadığı ruhsal – duyusal koşulların ve genetik yatkınlığın önemini bir kenara itmez.
Hormonlar, cinsel işlevleri de dengeler. Canlının özelliklerinden biri olan üreme yeteneği, yani yumurtalık ve erbezinin arka arkaya yumurtacık ve sperma-tozoyit üretmesi, doğrudan doğruya içsalgı sistemi, özellikle de hipofiz – üreme bezleri sistemi tarafından denetim altında tutulur. Buna karşılık, cinsel istekte hormonların etkisi çok azdır. Sinir sistemini uyarmak için çok az hormon gereklidir ve düşünmenin, düşgücünün, koşullanmaların payı çok büyüktür.
Bütün bu olaylarda, hormonlar birbirlerine karşı ya aynı yönde etkili ya da karşıt etkili maddeler gibi davranırlar; ama karşıt etkili olanlar bile, bir bakıma aynı yönde etkilidir; çünkü, belli bir hormonun fazlalığı, hemen karşıt etkili hormonun salınmasına yolaçar.
Günümüzde çabalarını bazı noktalar üstünde yoğunlaştırmış olan çağdaş, içsalgı bilimi, aşağı yukarı hormonları tanımakta ve az ya da çok horm.on salgılanmasının genel etkileri bilinmektedir. İçlerinden bazılarının hücresel etki mekanizmasıysa hâlâ bilinmemektedir. Bu araştırmalarla uğraşan uzmanlar, hücrenin dış zarına etkiyen ve çevrimsel AMP (çevrimsel adenozin monofosfat) yapımını sağlayan polipeptit hormonları (bir aminoasit zincirinden yapılmışlardır) ile, hücrenin içine, çekirdeğe, özellikle yapı genlerine ve düzenleme dengelerine, yani genetik haber taşıyıcısı olan DNA’ya (‘ dezoksiribonükleik asit) etkiyen steroyit hormonlarını (sterol halkası türevleri) karşılaştırmaktadırlar. Hormonların hücreler üstüne etki biçimlerine yönelik çalışmaların, henüz çok karanlık olan, bir kişiden ötekine farklılık gösteren «dokunun hormonları kabulü» olayını aydınlatması beklenmektedir.
Hormon dengesinin hipotalamus tarafından denetlenmesi konusunda pek çok çalışma yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır. Tırnağın dibindeki beyaz bölümünden büyük olmayan ve hipofizin hemen üstünde yerleşen, merkezi sinir sisteminin bu küçük parçası, hipofiz bezini yöneten «kimyasal aracılar» üretir; bunlar, bazısı hi-pofiz hormonlarının çıkışını sağlayan, bazısıysa engelleyen gerçek hipotalamus hormonlarıdır. Böylece tiroyit, üreme bezleri ve böbreküstü bezini etkileyen uyarıcılar ürettiği bilinen ve 30 yıl kadar önce hormon dengesinin «orkestra şefi» diye nitelendirilen hipofizin, aslında hipotalamusun yönetiminde olduğu anlaşılmıştır. Hipotalamus hormonlarının yapımı, kanda dolaşan hormon düzeyiyle ayarlanır; hormon fazlalığı, hipofizle ilgili uyarıcının salgılanmasını durdurur; hormon yetersiz-liğiyse, tersine uyarıcı hormonların salgılanmasını sağlar; her 2 durumda da, kandaki hormonun plazma düzeyi dengeye döner. Bu karşıt tepki (geri denetim, feed-back) tipi, biyolojideki sibernetik düzenlemelere de örnektir.
Sözkonusu denetimin koku beyni tarafından yapılmasını, uzmanlar araştırmaktadırlar. Koku beyni, beynin, genel evrim ilerleyişinde memelilerden hemen önce olan sürüngenler ve ikiyaşayışlılarda (hem karada, hem suda) da çok gelişmiş olduğu bilinen bir bölümüdür; insanda, kayıtların yapıldığı, heyecan ve duygu algılamalarının ayırt edildiği bir düğüm noktasıdır; koku. beyninin bazı noktalarının yıkılması ya da elektrikle uyarılması sayesinde, hipotalamusun hormon denetim düzenlemesini ayarladığı kanıtlanmıştır:
Kuşkusuz, içsalgı bilimi, pek çok hastalığın tedavisinde önemli aşamalar gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Ama gene de, hormonlardan her sorunumuza çözüm beklememek gerekir.
Tiroksin, genetiğin akılsız kıldığı kişileri akıllı yapamaz.
Hipofizin büyüme hormonu, genetik olarak kısa, yani kısa ırktan olan kişileri büyütemez.
Belli bir hormon hastalığının sonucu olmayan bünyesel aşırı kıllanmalar, kadınlık hormonuyla ortadan kaldırılamaz.
Bu arada, hormonlardan korkmamak da gerekir. Kuşkusuz aşırı olarak ya da bilgisizce hormon verilmesi, önceden varolan hormon dengesini kısa ya da uzun bir süre için bozabilir. Buna karşılık, bir hormon eksikliğinde, ilgili hormon tedavisinin yerini başka hiç bir şey tutamaz; bozulmuş olan hormon dengesini, yalnızca hormon verilmesi düzeltebilir: Buna, tamamlayıcı hormon tedavisi adı verilir. Sözgelimi, yaşdönümü sonrasındaki kadınlarda yumurtalık hormonlarının eksikliğinin, deride, kemiklerde ve kalp damarlarında bozukluklara neden olabileceği dönemde, kadın hormonlarıyla yapılan tedavi böyle bir tedavidir.
Görüldüğü gibi, içsalgı bezleri, insan bedeninin başlıca düzenlemelerini sağlayan ve ortama göre belirli bir özelliği olan organlardır; bunların yönetimi ve yönlendirmesi olmasa, beyin, kalp ya da böbrek gibi başlıca organlar iş göremezlerdi.
Daha kolay anlaşılması için, içsalgı bezleri birbirinden ayrı olarak incelenmektedir; ama aslında, bunların birbirlerine bağımlı olduklarını ve bütün sistemin, sinir sistemi ile dış saldırıların denetimi altında olduğunu unutmamak gerekir. Her dengesizliğin kendine özgü bir geçmişi ve bir gelişimi vardır. Biyolojik bir olaydır; yani, sürekli olarak değişen ve gelişen bir süreçtir.
19. yüzyılın ortalarında Claude Bernard ve Brovvn Seguard’ın çalışmalarıyla, yeni bir fizyoloji anlayışı doğmuş ve bazı bezlerin iyi çalışmamasının hastalıklara yolaçtığı saptanmıştır. Böylece yeni bir tıp dalı olarak iç salgıbezleri bilimi (endokrinoloji) ortaya çıkmıştır. Bu aland”5 yapılan çalışmaların sonuçlarından tedavi alanında geniş ölçüde yararlanılmaktadır.
İç salgıbezlerinin salgıladıkları salgılar doğrudan doğruya kana karışırlar. İç salgıbezlerinin hücrelerinde ayrıca hormon adı verilen özel bir madde de bulunur. Bu madde bütün özelliklerini kana geçince gösterir. Bir hormonun salgılanışı deneysel olarak durdurulduğunda hep aynı hastalık belirtileri meydana gelir. Bu belirtiler organizmaya söz konusu bezin özü verildiğinde hemen giderilebilir.
İç salgıbezleri tek başlarına etki gösteremezler. Sürekli olarak birbirlerinden etkilenirler. Bu, bir salgıbezi hastalığı incelenirken veya hormon tedavisi uygulanırken göz önünde tutulması gereken önemli bir noktadır. Günümüzde, bir iç salgı üretmekle birlikte, hormon salgılamayan bezleri iç salgıbezi olarak niteleme eğilimi güç kazanmaktadır. Bu tür bezlere, örnek olarak karaciğeri gösterebiliriz.













ya güzel ama biraz daha iyi konuışar yer ala biliemiş aam güzel hoş bi sitede olabiliardi daha cok bildi kounulmalı
hey ekrkeler nasılsınız